Tiran sokakları ve Kruja’da geçen beş gün
Tahmini okuma süresi: 9 dakika
Seyahat başlangıcı: 23 Aralık 2024 · Süre: Yaklaşık 5 gün
Rota: Tiran ve günübirlik Kruja · Konaklama: Blloku
Tiran denince aklıma önce küçük bir börekçi, şehrin meydanları, müzeleri ve Kruja’nın manzarası da hafızamda; ama ilk yurt dışı gezimi anlatmaya başlayınca dönüp dolaşıp bende bıraktığı izlere geliyorum.
Eşimle 23 Aralık 2024’te İstanbul’dan Arnavutluk’un başkenti Tiran’a uçtuk. Yaklaşık beş gün geçirdiğimiz bu gezi, buradaki ilk yazım olsun istedim.Tiran bizi biraz yağmur, biraz trafikle karşıladı.
İlk Gün: Tiran ile Tanışma
Tiran Uluslararası Havalimanı kalabalıktı. Yine de para bozdurup şehir merkezine giden otobüsü bulmamız uzun sürmedi. Yağmur da merkeze yaklaşırken durmuştu. Tam şanslı olduğumuzu düşünürken bu kez trafik durdu: Küçük bir grubun gösterisi nedeniyle merkezdeki tüm yolu kapatması, merkezdeki araçları neredeyse hareketsiz bırakmıştı.
Otobüste yaklaşık yarım saat bekledikten sonra kiraladığımız eve yürümeye karar verdik. Açtık; yolun ortasında yağmur da yeniden başlayınca ilk günün yorgunluğunu iyice hissettik. Blloku’daki eve vardığımızda rahatladık. Marketler, kafeler ve restoranlar yakındı. Enver Hoca’nın eski evi de konakladığımız yerin yakınındaydı; birkaç gün sonra müzelerde onun dönemini daha yakından tanıyacaktık.
İlk akşam yakınlardaki, makarnasını kendi taze hamuruyla hazırlayan bir yere oturduk. Hayatımda yediğim en lezzetli makarna olabilir. O güne kadar dışarıda makarnaya para vermeyi pek anlamlı bulmazdım. Evde de yapıyoruz sonuçta, diye düşünürdüm. Taze, el yapımı hamurun farkını burada tadınca fikrim değişti. İlk akşamdan yanılmış oldum 🙂
İkinci Gün: Meydan Ve Kış Pazarı
Sabah Blloku’da bir kafede omlet ve Fransız tostuyla kahvaltı ettikten sonra İskender Bey Meydanı’na yürüdük. Vaktimiz boldu; meydanı ve çevresini acele etmeden dolaştık.
Meydanın ortasında, Osmanlı’ya karşı mücadelesiyle Arnavutluk tarihinde önemli bir yere sahip olan İskender Bey’in heykeli bulunuyor. Benim asıl ilgimi ise Hacı Ethem Bey Camii çekti. Küçük bir yapı ama içindeki bezemelere bakarken insanın gözü sürekli başka bir ayrıntıya takılıyor. Yanındaki Saat Kulesi’yle birlikte meydanda en çok aklımda kalan yerlerden oldu.

Hacı Ethem Bey Camii’nin içindeki bezemeler.
Aralık sonu olduğu için meydana küçük bir Noel pazarı da kurulmuştu. Bizim gördüğümüz haliyle, Almanya veya Avusturya’daki büyük pazar görüntülerinden çok tanıdık bir panayırı andırıyordu. Hatıra eşyaları satan tezgahlar, oyun alanları ve çadır benzeri kafeler vardı.
Boğazlarımız ağrıdığı için bu kafelerden birinde sıcak bir şeyler istedik. Garson, dağlardan toplanan yerel bir çay hazırlayacağını söyledi. Biz de ne geleceğini merak edip internette aramaya başladık. Çaylar geldiğinde anladık: Bildiğimiz ıhlamur. Kendi aramızda epey güldük; o soğukta iyi de geldi.
Akşam Blloku’da, Google yorumları ve puanı yüksek bir restorana gittik. Hizmet ve ortam hoştu, fakat yemekler aynı ölçüde aklımızda kalmadı. İyi pişmiş istediğimiz etler bize kuru geldi. Belki tercihimiz de bunda etkiliydi. İlk akşamki makarnanın ardından beklentimiz biraz yükselmiş olabilir.
Üçüncü Gün: Börek ve Ferdane Hanım
Üçüncü sabah eşimin çok sevdiği börekle güne başlamak istedik. Balkanlar’da tabelalarda sıkça göreceğiniz adıyla byrek. Meydana yakın bir yerde, tamamen tesadüfen Dani Byrektore’ye girdik. Gezideki pek çok restoranın adını yazmıyorum; burası ise anlatmadan geçemeyeceğim bir yer oldu.
Yol boyunca başka bir şey de dikkatimi çekmişti. Sabahın dokuzunda özenle giyinmiş yaşlı çiftler, yanlarında torunlarıyla oturanlar, kahve içip sohbet eden insanlar vardı. Özellikle ileri yaştaki insanların gündelik hayatın bu kadar içinde olması hoşuma gitti. Şehri biraz da bu masalara bakarak tanıdım.

Dani Byrektore’nin tezgahı ve küçük oturma alanı. Tezgahtaki kişi Dani Hanım değil.
Börekçi küçücüktü. Gelenlerin çoğu siparişini alıp yoluna devam ediyor, böreğini yürürken yiyordu. Biz oturduk. Börekler alıştıklarımıza göre daha az yağlıydı; ince hamurunun içinde de keserken tabağa dökülecek kadar bol malzeme vardı. Yediğim en hafif böreklerden biriydi.
Asıl sürpriz sipariş sırasında geldi. Dani Hanım sanırım telaffuzumdan Türk olduğumu anladı ve bir anda Türkçe konuşmaya başladı. Sohbet edince gerçek adının Ferdane olduğunu öğrendik. Anlattığına göre annesi Bursalı, babası Makedonya Türklerindendi. Kendisi Arnavutluk’ta büyümüştü; annesinden öğrendiği Türkçeyle rahatça sohbet ediyordu.
Tiran’da aradığımız demlenmiş siyah çayı da ilk kez burada bulduk. Ferdane Hanım, kendi çevresinde siyah çayın daha çok hastayken içildiğini anlattı. Kızıyla Makedonya’da bir çarşıya gittiklerinde, herkesin çay içtiğini görünce bu kadar insanın neden hasta olduğunu merak etmiş. Bizim çay alışkanlığımızı düşününce bu hikayeye gülmemek zordu.

Yılda bir iki kez İstanbul’a geldiğini, dükkanına yetecek kadar Türk çayını da oradan aldığını söyledi. Çay kaşıkları bile İstanbul’dandı; saplarında Osmanlı tuğrası vardı. Bir daha gelirsem kendisine çay getireceğime söz verdim. Börek yemek için girdiğimiz küçük dükkandan, bir sonraki ziyaret için verilmiş bir sözle çıktık.
Tiran Sokaklarında Yakın Tarihle Karşılaşmak
Ferdane Hanım’la börekçi dükkanının ardından Bunk’Art 2’ye yöneldik. Sabahın sıcak sohbetinden sonra burada karşılaştığımız anlatı, günün havasını değiştirdi. Şehrin merkezindeki bu müze, Enver Hoca döneminin baskı düzenini ve siyasi polis teşkilatı Sigurimi’nin faaliyetlerini ele alıyor.

Bunk’Art 2’de sergilenen gizli dinleme düzeneklerinden biri.
Dinleme cihazları, kayıt sistemleri ve belgeler arasında dolaşırken, gündelik hayatın nasıl sürekli bir gözetim altına alınabildiğini düşünüyorsunuz. House of Leaves, yani Yaprakların Evi’nde gördüğümüz ekipmanlar da bu anlatıyı tamamladı. Bir fotoğraf makinesine veya kayıt cihazına bakarken, o aletin bir insanın hayatında nelere yol açmış olabileceğini düşünmek rahatsız ediciydi.

Bunk’Art 2 ve House of Leaves ziyaretlerinden gözetim ekipmanları ve sergilemeler.
Ziyaretlerin ardından Selman Stërmasi Stadyumu yakınında bir pizzacıya uğradık. Pizza benim için gezinin öne çıkan lezzetlerinden olmadı; hızlı servis ve yanında tercih ettiğim malt içeceğiyle güzel bir mola oldu.
Dördüncü Gün: Akçahisar Yolculuğu
Sabah yine Blloku’da bir kafede kahvaltı yaptık. Gittiğimiz kafelerdeki kahvaltılar bizim alıştığımız sofralardan farklıydı ama lezzetli ve doyurucuydu. Porsiyonlar da büyüktü. Bizim gibi masaya birkaç şey söylemeye alışkınsanız, önce birer seçenekle başlamak iyi olabilir.
Ardından Tiran’dan Kruja’ya, Osmanlı dönemindeki adıyla Akçahisar’a doğru yola çıktık. Bizim yolculuğumuz birkaç aktarmayla geçti: Merkezden bir otobüse bindik, terminal benzeri bir yerde başka araca geçtik, sonrasında da yukarıya çıkan bir minibüs kullandık. Hatları ve durakları bugün kesin bir tarif olarak aktaracak kadar net hatırlamıyorum. Aklımda en çok, yolcu toplamaya çalışan şoförlerin “Kruja!” sesleri kaldı.
Yukarı doğru çıktıkça yerleşimin havası değişti. Kasaba hayatına aşina olanlar için yol boyunca görülenler tanıdık gelebilir. Kruja’nın tarihi merkezinde ise oteller ve ziyaretçilere yönelik dükkanlarla daha turistik bir ortam vardı. Akçahisar Kalesi ve taş döşeli Eski Çarşı, yürüyüşümüzün ana durakları oldu.

Kruja’da kalenin çevresinden ve yerleşimden görünümler.
Çarşının taş yolu ve küçük dükkanları hoşuma gitti. Yakınındaki Murad Bey Camii’nden yükselen ezan da bu tanıdıklık hissini güçlendirdi. Akçahisar’da karşılaştığımız Bektaşi tekkesi ise benim için bir sürprizdi. Bölgenin Bektaşilik açısından önemini sonradan öğrenince, gördüklerim daha anlamlı hale geldi.
Akçahisar Kalesi ve Tanıdık İzler
Kalenin içinde dolaşırken Türkiye’den uzakta olup yine de bazı ayrıntıları çok yakın hissetmek garipti. Fatih Sultan Mehmet Camii’nden kalan minare bölümü bu hissin en somut örneğiydi. Taş işçiliğine bakarken, az önce çarşıda duyduğum ezanla buradaki kalıntı zihnimde yan yana geldi.

Akçahisar Kalesi’nde camiden kalan minare bölümü.
Kaledeki cami Osmanlı döneminden kalma; 19. yüzyılda da yeniden inşa edilmiş. Bugün ayakta kalan bölümünü görmek, geçmişte burada nasıl bir hayat olduğunu merak ettiriyor.
İskender Bey Müzesi’nde ise sergilenen nesnelerin daha çeşitli olmasını isterdim. Roma dönemine ait bazı parçalar, Osmanlı’nın Balkanlar’daki ilerleyişini anlatan görseller ve İskender Bey’in miğferiyle kılıcının kopyaları aklımda kaldı. Müzenin anlattığı tarihle, bir Türk ziyaretçi olarak benim ilgimi çeken ayrıntılar her zaman aynı değildi.

Akçahisar Kalesi’nden ovaya ve Adriyatik yönüne uzanan manzara.
Kalenin manzarası da en az içindeki yapılar kadar aklımda. Kale, bir dağın yamacında olması nedeniyle neden uzunca süre Türk akımlarına karşı korunabilirliğinin yüksek olduğunu gözler önüne seriyor. Önümüzde ovalar uzanıyor, bakışımız Adriyatik yönündeki ufka kadar gidiyordu. Dönüş yolu bize biraz uzun gelince akşamı Tiran’da, Türkiye’den de bildiğimiz bir burger zincirinde tamamladık. Bu şubenin yemeklerini alıştığımızdan daha iyi bulduk.
Beşinci Gün: Göl Kenarında Yavaşlamak
Son günü daha serbest bıraktık. Blloku’da kalmanın avantajıyla Tiran Büyük Parkı’na yürüdük. Yürüyüş yolları, ağaçlık alanları, spor alanları ve göl kenarındaki kafeleriyle, geziyi yavaşlatmak için güzel bir yerdi.
Kahvelerimizi içerken ördekleri izledik, yürüdük, fotoğraf çektik. Şehrin içindeydik ama merkezdeki trafikten uzaklaşmıştık. Birkaç gündür müzeler ve sokaklar arasında dolaştıktan sonra, o gün böyle sakin geçsin istedik.

Tiran Büyük Parkı’nda göl kenarından bir kare.
Yakınındaki Tiran Hayvanat Bahçesi’ne de uğradık. Küçük bir yerdi. Bazı hayvanları yakından görmek ilginç olsa da özellikle büyük yırtıcıları kafeslerde izlemek beni rahatsız etti. Hayvanların durumuna ilişkin kesin bir yargıda bulunamam; bende kalan duygu buydu.
Park ise gezinin en sevdiğim duraklarından biri oldu. Göl kenarında otururken, yaşadığım yerde de yürüyerek ulaşabildiğim böyle bir alan olmasını istedim. Tiran’ı yeniden ziyaret edersem tekrar zaman ayıracağım yerlerden biri burası.
Dönüşte Tiran Kalesi’ne uğradık. İçinde kafeler ve restoranlar bulunan bu alanı, tarihi bir yapıyı gezmenin yanında mola verilebilecek bir yer olarak da düşünebilirsiniz. Bizim aklımızda dondurma ve tatlıları kaldı. Akşamı Blloku yakınlarında bir hamburgercide tamamladık; o yemek gezinin pek iz bırakan kısmı olmadı.
Tiran Gezisinden Aklımda Kalanlar
Arnavutluk’un tamamını bu kısa geziden tanıdığımı söyleyemem. Ama Tiran ve Kruja’da geçirdiğimiz günlerde kendimi yabancı hissettiğim anlar azdı. Bunda, gördüğümüz yerler kadar karşılaştığımız insanların da payı vardı.
Kafe ve restoranlarda çoğunlukla güzel karşılandık. Bir garsonun, Türk olduğumuzu anlayınca sipariş ettiğimiz tostta domuz eti bulunduğunu söyleyip bizim için sorun olup olmadığını sorması, aklımda kalan ince davranışlardan biri. Yardım istediğimizde de genellikle karşılık bulduk. İnsanlar kendi halinde görünüyordu; iletişim kurduğumuzda ise mesafeli değillerdi.
Yemek konusunda bizim seçimlerimiz daha çok makarna, pizza ve burger gibi seçeneklere kaydı. Bu yüzden yerel mutfak hakkında geniş bir değerlendirme yapmam doğru olmaz. Börek ise bu gezinin açık ara en güzel keşiflerinden biri oldu. Kahveye neredeyse her sokakta ulaşabilmemiz de hoşumuza gitti. Yerel bir içecek sorduğumuzda Türk kahvesi önerilmesi ise bizi gülümsetti.
Güvenlikle ilgili bir sorun yaşamadık. Merkez akşamları da canlıydı; kalabalık noktalarda ve kamu binaları çevresinde polis gördük. Bunlar bizim birkaç günlük deneyimimiz. Şehrin görünümünde ise yeni ve farklı tasarımlı binalarla, birbirine benzeyen daha eski yapılar yan yanaydı. Bu birliktelik, yürürken sürekli dikkatimi çekti.
İlk gün yağmur altında eve yürürken başlayan gezi, son gün göl kenarında kahve içerek yavaşladı. Arada şehirde dolaşmaya, yakın tarihini öğrenmeye ve Kruja’ya gitmeye vakit bulduk. Yine de Tiran’ı düşününce en net hatırladığım şey, küçük bir dükkanda Türkçe başlayan o sohbet. Bir daha gidersem Ferdane Hanım’a götürmek üzere çantama çay koymam gerekecek. Sonuçta verilmiş bir sözüm var.
Bir Cevap Yazın